Bilim adamları

Ana Sayfa >>

Kişisel Bilgiler >>
    Özgeçmiş
    Yüksek Lisans
    Doktora
    Yayınlar
    Atıflar
    Tasarılar (Projeler)
    Bilimsel Toplantılar
    Görevler
    Ölçme Araçları
    Dersler
    Görseller
    Dil Çalışmalarım
    Yazılımlarım
    İletişim

Fizik/Fizik Eğitimi >>
    Fizik Laboratuvarı
    Fizik Eğitimi Belgeleri
    Kavram Yanılgıları
    Bilim adamları
    Nobel Fizik Ödülleri
    Fiziksel Değişmezler
    Fiziksel Nicelikler
    Öğeler Çizelgesi
    Zaman-Uzunluk-Kütle
    Günlük Yaşamdaki Fizik
    Biliyor Muydunuz?

Bilgisayar >>
    Genel Bilgiler
    Ağ Tasarımı

Duyurular >>

Diğer >>
    Bilgi Yarışması
    Sormacalar
    Yararlı Bilgiler
    Güncel Bilgiler



Bilim adamları

Einstein, Albert


lbert Einstein (1879-1955), 25 Mart 1915'te Prusya Bilimler Akademisi'ne daha önceki çalışmalarını taçlandıran Genel Görelilik Kuramını sunduğunda buluşunun doğruluğundan kesin olarak emindi ve Fizik biliminde yeni bir çığır açacak olduğunu bilmekteydi. Nitekim o sırada henüz bir kuram olan genel görelilik 1919'da deneysel olarak kanıtlandığında, "eğer gözlem başka sonuç verseydi ne derdiniz?" diye soranlara " o zaman aziz Tanrım için üzülürdüm, çünkü kuram doğrudur" yanıtını vermişti... Einstein'ın boş bir kendini beğenme duygusuna kapılmamış olduğu ve kuramının fizik biliminde gerçek bir devrim yarattığını başka bilim adamları da belirtmekte gecikmediler; Einstein'ın kuramını doğrulayan deney sonuçlarının açıklandığı Londra'daki toplantıda, J.J. Thomson, "bu bir ücra adanın değil, başlıbaşına bir kıtanın keşfidir. Newton'dan bu yana bu konudaki en büyük buluştur." demişti.

Genel Görelilik Kuramı, cisimlerin özelliklerine, o tarihe kadar doğru olarak kabul edilen Newton kuramından çok daha kapsamlı ve derin bir açıklama getiren bir kütlesel çekim kuramıydı. Bu kuram sayesinde, daha önce anlaşılamamış, açıklanamamış pek çok olgu tutarlı ve doğruluğu birçok kez, değişik deneylerle gösterilmiş bir formülasyona kavuşmuş oluyordu. Çok kısaca özetlenecek olursa, bu kurama göre, güçlü bir kütlesel çekim alanı içinden geçen bir ışık ışını bu çekimden ötürü bükülerek yolundan belirli bir sapma gösterir. Böyle kestirme bir ifadeyle neye yaradığı doğal olarak yeterince anlaşılır olmayan bu kuram, özünde, Einstein'ın deyişiyle, "kütlesel çekimin geometrileştirilmesi" ya da "evrenin gelişmesinin kavramlandırılmasıdır."

Çünkü ; uçsuz bucaksız evrende bir çekim kuvvetine bağlı olmayan tek bir nokta yoktur . Dolayısıyla kütlesel çekimin doğru olarak anlaşılmasının önemi çok büyüktür.

Belirtmek gerekir ki ; Einstein'ın bu kuramı, onun yıllarca önce ortaya atmış olduğu ve yine bilim dünyasını sarsmış olan bir başka kuramın, özel görelilik kuramının bir uzantısıydı. Özel görelilik kuramıyla Einstein "zaman" ı bir "dördüncü boyut" olarak uzayla birleştiriyor ve bir "uzay-zaman" kavramı geliştiriyordu. Bu kuramın bir parçası olarak Einstein'ın ileri sürdüğü E=MC2 bağıntısı ise kütleyi, enerjinin bir biçimi sayan teziyle yine çok önemli bir buluştu.

Doğa bilimleri alanında yepyeni bir çığır açan Einstein'ın çocukluğu ve gençliği, ilginçtir, böyle bir geleceği çevresindekilere düşündürtmekten çok uzaktı. Einstein'ın hocalarından biri, özel ve genel görelilik kuramları için "ondan bekleyebileceğim en son şeydi" diyecekti.

Albert Einstein, 14 Mart 1879 yılında Almanya'nın Ulm kentinde doğduğunda, babası Hermann Einstein, mühendis olan kardeşi ile birlikte küçük bir elektrokimya imalathanesi işletmekteydi. İşlerin iyi yürümemesi aileyi ertesi yıl Münih'e götürdü. Yavaş gelişen, hatta konuşmayı da geç öğrenen Albert, bir Katolik okulunda öğrenime başladı. Okulda durgunluk, çekingenlik ve hatta ilgisizlikten başka dikkati çeker tarafı yoktu. Bu halleri bütün eğitimi süresince kendini gösterdi. Ortaöğrenimi de kendisi için çok olumsuz bir hava içerisinde geçti. Sonraları "ilkokul öğretmenlerim çavuşları andırırken, ortaokuldakiler de tıpkı teğmenler gibiydi." diyerek okul yaşamında karşılaştığı katı Prusya disiplinine karşı olan tutumunun belki de kaynağını dile getirmekteydi:

Bir öğretmeninin "Einstein, sen hiçbir zaman hiçbir şey olamayacaksın" demesi; bir başkasının, açıkça, "sınıftaki varlığıyla öteki öğrencilere kötü örnek olduğunu" ileri sürerek okuldan ayrılmasını istemesi üzerine Einstein, okulu bıraktı. Liseyi İsviçre'de bitirip Zürih'teki ETH'nın (İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü) fizik ve matematik öğretmeni yetiştiren bölümüne yazıldı.

Yükseköğrenim yıllarını ve fiziğe duyduğu ilgiyi Einstein, sonradan şöyle anlatacaktı:

"O günlerde fizik için, matematiğin çok ileri konularının gerekliliği pek söz konusu değildi. Dahası matematik o kadar çok konuya ayrılmış ve bunların her birisi insanın bütün zaman ve enerjisini alacakmış gibi geliyordu ki, hangisinin en temel olduğuna karar verebilecek görüşe sahip olamayacağımdan çekindiğim için, kendimi, hangi yığından saman yiyeceğine bir türlü karar verememek yüzünden açlıktan ölen Buridan'ın eşeği durumuna düşürmek istemeyip, fiziği seçtim. Tabii fizik de, kısa bir çalışma ömrünü daha derin bilgi açlığını doyurmadan tüketebilecek değişik alanlara ayrılmıştı. Ama kısa bir zaman içinde, fizikte zihni tıkayan ayrıntıları kenara iterek, derinliklere götürebilecek yolun kokusunu alabildiğimi kestirdim. Tek sıkıntı ise; bütün ayrıntıları, sevsem de sevmesem de, sınavlar yüzünden kafama tıkıştırmaktı."

İşte bu sevmediği ayrıntılar yüzünden, günün fiziğini yaratmış olan Maxwell, Kirchoff, Boltzmann, Hertz gibilerin eserlerini kendi kendine çalışıyordu. Sınavlar için de arkadaşlarından sağladığı ders notlarını bir süre çalışarak yeterli başarıyı elde edebiliyordu. Bu konuda en çok yardımını gördüğü arkadaşı Marcel Grossmann'ın ileride iki değişik ve önemli desteği daha yaşamını ve araştırmalarını yönlendirecekti.

ETH'yı 1900 yılında altı tam puan üzerinden 4,91 ortalamayla bitirmesine karşın, başvurduğu hiçbir profesörü, ilgisizliği yüzünden Einstein'ı asistan olarak yanlarına almayı kabul etmemişlerdi. Diploması olan fakat iş bulamayan Einstein, bir süre özel ders verip okullarda yardımcı öğretmenlik yaparak yaşamını sürdürdü. Sonunda bir arkadaşının aracılık etmesi sayesinde 1902 yılında, Bern'de kendisine yılda 3200 İsviçre Frankı gelir getiren "üçüncü sınıf teknik eksperlik" görevine başladı. işinin bilimle olan ilgisi, teknik buluşlar konusunda patent beratları yazmasıydı. Yine de Einstein'a çok yardımı dokundu. Bu konuda Einstein;

"Patent beratlarını yazıyor olmam Tanrı'nın bana bir lütfuydu. Bana fizik üzerinde düşünme olanağı sağlıyordu. Dahası böylesine pratik bir meslek benim tipimde birisi için kurtarıcıydı. Çünkü akademik kariyer, genç bir adamı bilimsel üretkenliğe zorlar. Oysa verimli görünmek amacıyla üstünkörü çözümlemelerle yetinmemek için çok güçlü karakteri olması gerekir insanın." diyecekti.

Bern'deki yaşamı pek hareketli değildi. Yalnız iki arkadaşı Solovine ve Habicht ile birlikte, sık sık bir araya gelerek hemen her konuda tartışıp çalıştıkları bir "okul" kurmuşlardı. "Olimpia Akademisi" adını verdikleri bu okula zaman zaman Habicht'in kardeşi Paul ve Einstein'ın Zürih'ten tanıdığı Besso da katılarak Mach, Poincaré gibi bilim filozoflarını, Mill'i, Hume'u, aynı zamanda Pearson, İbn-i Rüşt, Racine, Dickens ve Cervantes'i okuyorlardı. Bu arada Einstein Habicht'le, 0,0005 Volt gibi çok küçük gerilimleri ölçebilecek "Einstein-Habicht Potansiyel Çoğaltıcısı"nı yaparak patentini almıştı.

1905 yılında art arda beş makalesini yayımlayarak, fizik dünyasını önce sarsan sonra da ona yıllardır aradığı temellerin önemli ayaklarını oluşturan üç önemli kuramını Einstein, işte bu ortamda geliştirmişti. Ancak arkadaşlarının, bütün yakınlıklarına karşın Einstein'ın fizik çalışmalarından haberleri yoktu. 1905'te, Bern'den yeni ayrılan Habicht'e yazdığı mektupta devrim yaratan çalışmalarını şöyle özetliyordu: "...birincisi, ışıma ve ışığın enerjisi hakkında; ve göreceğin gibi devrim yaratabilir. İkincisi, atomların gerçek boyutlarını, sıvı çözeltilerindeki difüzyon ve iç sürtünmeler yoluyla bulabilecek bir yöntem üzerinde. Üçüncüsü, ısının moleküler yapısına dayanarak milimetrenin binde biri büyüklüğündeki taneciklerin, asıltı halinde bulundukları sıvılar içinde moleküllerin ısıl hareketleri yüzünden gelişigüzel devineceğini gösteriyor. Böylesine devinimler biyologların gözlediği Brown hareketinden başka birşey olmamalı. Dördüncü ise, hareketli cisimlerin elektrodinamiği ile ilgili kavramlara dayanarak, uzay ve zaman kuramlarına yenilik getirmekte..." Anılan yapıtları, çarpıcılıklarına karşın hemen dikkati çekmedi. En gerçekçileri olan Brown Hareketi Kuramı, 1 912'de Jean Perrin'in deneylerine kadar molekül kavramına karşı gelenler tarafından kabul edilmedi. Foton Kuramı ise, kullandığı temel kavramı ortaya ilk atan Max Planck tarafından bile benimsenmedi.

Gene de Lorentz'in Elektron Kuramı içinde gördüğü "kütlenin hızla değişmesi"ni, İrlandalı Fitzgerald'ın ise Michelson-Morley deneyinin sonucunu açıklamak için önerdiği "uzunluğun harekette büzülmesi"ni, doğal sonuçlar olarak veren özel görelilik kuramı yavaş yavaş ciddi ilgi toplamaya başladı. ETH'daki Matematik Profesörü Minkowski, üç boyutlu uzayla bunun dışında varsayılan zamanı, dört boyutlu "uzay-zaman"da birleştirerek kuramın matematiksel temelini oluşturdu.

Einstein, 1909'da ilk akademik pozisyonuna, Zürih Üniversitesinde "professor extra-ordinarius" (doçent) olarak girdi. Zürih'teki yaşamı maddi yönden çok parlak değildi. Ancak eski arkadaşlarının bir kısmıyla, özellikle Marcel Grossmann'la, yeniden buluşmaktan çok memnundu. Birkaç yıldır üzerinde durmaya başladığı "kütle çekimi " ile " ivmeli referans sistemleri" nin birleştirilmesi yani Genel Görelilik Kuramı'nın doğurduğu matematiksel sorunlara Grossmann'ın uzmanlık konusu olan "Genel Geometri" ile çözüm aramaya koyuldular.

Zürih'teki bu ikinci yerleşmesi 1911 'de Prag'daki Alman Üniversitesi'nden bu kez "ordinarius" (profesörlük) önerisi alıncaya kadar sürdü. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun bir kenti durumunda olan Prag'daki Üniversite, İmparatorluk Hükümeti'nin bir fermanıyla 1890 yılında "Alman" ve "Çek" olarak ikiye ayrılıyor ve hükümetin asıl desteği birinciye yöneltiliyordu. Buradan aldığı teklifin maddi yönü Zürih'teki çevre zenginliğine karşın ağır bastı ve 1911 yılında Prag'a geldi. Ancak Einstein, üniversitenin havasını sevmediği için Prag'da uzun süre kalmadı. Ertesi yıl, 12 yıl önce mezun olduğu ve asistanlık isteklerinin geri çevrildiği ETH'dan profesörlük önerisi gelince hemen kabul etti. Bunda ETH'nın devletin destek ve çabasıyla Avrupa'nın önde gelen bir Matematik ve Fizik Enstitüsü oluşturmuş olması kadar, orada Grossmann gibi dostlarının bulunması da etkili olmuştur. Kuramsal Fizik Kürsüsü Profesörlüğü'ne getirilen Einstein, ETH'da verdiği dersler yanında haftalık toplantılar da düzenlemekte, bir yandan da Grossmann ile Genel Görelilik Kuramı'nın matematiksel yapısı üzerinde çalışmaktaydı.

1912 yılında Einstein'ın yaşamında bir değişiklik oldu. Aralarında Nernst ve Planck gibi bilginlerin de bulunduğu bir çok fizikçi Einstein'a Berlin'deki "Kayzer Wilhelm Bilim Kurumu"nun başına geçmesini önerdiler. İsterse ders de verecekti, ilk anda Berlin'e gitmek istemediyse de çok güçlü akademik ortamın çekiciliğine dayanamayarak sonunda öneriyi kabul etti ve Berlin'e gitti. Berlin'e geleli daha bir yıl geçmeden Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında da bilimsel araştırmalarını sürdüren Einstein 1915 yılında Genel Görelilik Kuramı'nı formüle etmeyi başardı. Bu, aynı zamanda, ilk kez 1905'te ortaya koyduğu Özel Görelilik Kuramı'nın da taçlanışıydı. Görelilik ya da Kuram'ın 1905'te ortaya atılan biçimiyle Özel Görelilik, birbirine göre sabit hızlarla hareket eden gözlemcilerin, birbirlerinin çevresinde yer alan olaylarla ilgili fiziksel ölçmelerindeki eşlikleri ve farklılıkları ortaya koyar.

Temel fizik ilkelerine göre, fizik yasalarının biçimleri böylesine hareketli gözlemciler tarafından hep aynen ifade edilmelidir. Ancak, elektromanyetik olayların matematiksel ifadesi olan Maxwell Denklemleri'nin, alışılmış uzay ve zaman ayrılığı kuralları uyarınca, hareketli gözlemcilerce ifadesi ciddi aykırılıklar doğurmaktaydı. Işık hızının büyüklüğünü de veren Maxwell Denklemleri'ndeki bu sorunun giderilmesi için Einstein, ilk temel koşul olarak, "sonlu olan ışık hızının hiçbir şekilde değişik ölçülemeyeceği" ilkesini koyunca bu aykırılık hemen ortadan kalkmaktadır. Bu ilkenin çok ciddi fakat günlük yaşamımızda farkına varmamız mümkün olmayan sonuçları vardır. Buna göre iki farklı olayın, "aynı anda" olduğundan kesinlikle söz edebilmek için, bunların "aynı noktada" oluşması gerekir. Çünkü olaylardan bize haber taşıyan ışık, sonlu hızla geldiğinden, olayların bizden uzaklıkları onlardan haberdar olacağımız anı etkiler; hele biz olaylara göre hareketliysek bu etki daha da ciddileşir. Hareket eden bir cismin boyu, hareket ettiği doğrultuda, "duran" bir gözlemciye göre kısalır. Gene hareket eden bir sistemde yer alan iki olay arasında geçen zaman, "duran" bir gözlemci tarafından daha uzun olarak ölçülür. Artık üç boyutlu uzayla, zamanın alışıldığı üzere ayrı ayrı düşünülmeleri söz konusu olmayıp bunlar "dört boyutlu" bir uzayda birleşmektedir. Öte yandan, hareketli bir cismin kütlesinin, "duran" bir gözlemci tarafından daha büyük olarak ölçülmesi gerekir. Hızlar ışık hızına eriştiğinde uzunlukların sıfır, süreler ve kütlelerin de sonsuz büyük olması gerekir.

Uzunluk ve sürelerdeki bu değişmeler kozmik ışınların davranışında açık seçik ölçülmüştür. Hareketli bir cismin enerjisinin bu artan kütleye orantılı olduğunu gösteren Einstein böylece, enerji ve kütlenin artık ayrı ayrı değil, birbirlerine dönüşmek yoluyla birlikte korunacağını ortaya koymuştur. Bu, ünlü "Kütle-Enerji Eşdeğerliliği" ilkesi olmaktadır. Kütlenin hız arttıkça büyümesi, ışık hızına eriştirmek için bir cisme sonsuz enerji vermek gerektiğini, dolayısıyla ışık hızına erişmezliğin doğal olduğunu, ya da ışık hızının bir doğal üst sınır olduğunu hemen anlatmaktadır. Kütle değişmeleri daha Einstein'dan önce J.J. Thompson ve diğerlerinin elektronlar üzerinde yaptıkları ölçmelerde fark edilmişti. Ancak bütün bu değişmeler çevremizdeki olağan hızlar, hatta en hızlı roketler için bile hemen hiç ölçülemeyecek kadar küçüktür; çünkü bu hızlar saniyede 300.000 km. ( 1 milyar km/saat 'den fazla) olan ışık hızından çok küçüktür. Dolayısıyla uzun yıllar "sağduyuya" aykırı olarak nitelendirilen bu olguların, çevremizdeki olağan etkilerden edinilmiş deneyimlerin bir birikimi olarak oluşan "sağduyumuza" niçin aykırı oldukları kolaylıkla anlaşılır.

Uzunluk değişmelerinin gereği daha önce Fitzgerald tarafından ünlü Michelson-Morley Deneyi'nin dünyanın "esir"e göre hızının ölçülemeyeceği sonucunun açıklanabilmesi için aynı biçimde önerildiği, Lorentz'in de "Elektron Kuramı"nı oluştururken hem uzunluk değişmesinin hem de kütle değişmesinin biçimini aynen ifade ettiği; hatta, Maxwell Denklemleri'nin hareketli gözlemcilere göre biçimlerini korumaları için uzay ve zamanın nasıl dönüşmesi gerektiğinin Einstein'dan önce ortaya konduğu bilinmektedir. Ancak, "Fitzgerald-Lorentz Büzülmesi" ve "Lorentz Dönüşümü" olarak anılan bu sonuçların, hangi temel doğal ilkeden kaynaklandığı belirtilemiyordu. Fizikçiler açıkça dalga niteliğini gösteren ışığın, yüksek hızını ve titreşim yönleriyle ilerleme yönünün birbirine dik kalışını açıklayabilecek ve uzay boşluğunu dolduracak ışık taşıyıcısı "esir" için düşündükleri özellikler peşindeydiler. Oysa Einstein, doğal olayların açıklanmasında karmaşıklık yerine basitliği, sağduyuya aykırı bile olsa, temel ilkelerin değiştirilmesiyle ortaya koyarken "Tanrı titizdir, ama kötü niyetli değildir" diyerek bunda diretiyordu. Nitekim ışık hızıyla ilgili ilkeyi kabullendiğimiz anda "esir" kavramına ve bunun getirdiği karmaşıklıkların hiçbirine gerek kalmamaktadır.

Einstein'ın 1907'de Newton'dan bu yana hemen hiç kimsenin ciddi olarak ilgilenmediği kütle çekimi sorununa eğilmeye başlaması ve bunu matematiksel temele oturtma çabaları, Genel Göreliliği doğurmuş, fiziksel olayların ivmeli gözlemciler tarafından ifadesiyle, kütle çekimi olgusu bir araya getirilmişti. Mutlak matematiksel ifadesinde, çekim kuramından üç boyutlu uzaydaki noktalara yerleşmiş kütleler kalkarak yerlerini dört boyutlu uzay-zaman'da çukurluklar alıyordu. Matematiksel yapı gerçek dünya ile karşılaştırıldığında, bu çukurlukların daha doğrusu uzay-zaman'ın "eğriliklerinin" çok olduğu yerler maddenin yığılma bölgelerine denk gelmektedir. Dolayısıyla madde yığılması yokluğunda "düz" olan uzay-zaman'ı, madde eğrileştirmektedir. Bu, Fizik dünyası için yepyeni bir olgudur. Einstein'ın bu sonuçlara varırken kullandığı tek fiziksel dayanak, Newton'un çekim kuramında "kuvvet kaynağı"olarak görülen "kütle" ile gene Newton'un temel, hareket yasasında "eylemsizlik katsayısı" olarak görülen "kütle"nin sayısal eşitliğini bir "eşdeğerlilik" olarak kullanmasıdır. Newton kuramı, bu rastgele görünen eşitliğin nedenini söyleyememekte; Einstein ise, bunu bir doğal gereklilik olarak kesin bir 'eşdeğerlilik ilkesi" şeklinde algılamaktadır. Böylelikle, fiziğin yüzyıllardır kullandığı düz Öklid Geometrisi, şimdi eğri Riemann Geometrisiyle değiştirilerek evrensel çekim yasası için en sağlam şekil bulunmuş oluyordu. Böylelikle, Özel Görelilik Kuramı'nda yalnızca birbirlerine göre hızları değişmeyen gözlemcilerin yaptığı fiziği temeline oturtan Einstein, şimdi de "Değişmeyen İvme" ile "Düzgün Kütle Çekim Kuvveti" arasında hiçbir fiziksel fark olmadığını vurgulayarak, ivmeli gözlemcilerin fiziğini Genel Görelilik Kuramı çerçevesine oturtmuş oldu. Bu çerçevede ise ışık hızının, ivmeli gözlemcilerce değişik ölçülebileceği ortaya çıkmaktadır. Bunun asıl nedeni, ivmeli ya da kütle çekimi etkisi altında bulunan saatlerin çalışma hızının değişmesidir. Bu, aynı zamanda ışığın sıklığının da azalmasına yol açtığından bu olguya "Çekimsel Kızıla Kayma" denir. Einstein, Genel Görelilik Kuramı'na ilişkin bildirisini sunuşundan kısa bir zaman sonra verdiği yeni bildirilerinde de bu kuramın doğal sonuçlarından birisi olarak Merkür Gezegeni'nin, Güneş çevresindeki yörüngesinde bulunan açıklığın kayma miktarını, her yüzyıl için 43 saniyelik bir açıyla veriyordu. Einstein, bu buluşun kendisini "günlerce sonsuz neşeye boğduğunu" bir mektubunda yazacaktır. Vardığı diğer bir sonuç, ışığın bir kütle çekimi alanından geçerken sapacağı miktarın hesabıydı. Görelilik kullanmadan da ışığın enerjisiyle orantılı bir kütlesi bulunmak gerektiğini gösterebilen Einstein, bu yolla hesaplanan sapma miktarının, Genel Görelilik Kuramı'na göre hesaplanacak miktarın yaklaşık iki katına eşit olduğunu ortaya koymuştu. Çok küçük olan bu etkinin, güneşin yanından geçerken uğrayacağı sapmada yıldızlardan gelen ışığın gözlenebilmesi ancak mümkündür.

Güneşin parlaklığı yıldız ışığını örttüğünden, Tam Güneş Tutulması gerektiren bu ölçme, savaşın bitimine kadar yapılamadı. İngiliz Astronom Eddington'ın 1919'da kurduğu iki ekipten birisi Brezilya'ya, diğeri Afrika'da Gine Körfezine gitti. Brezilya'daki ekip, bulutların son anda açılmasıyla resim çekebildi. Afrika'daki resimler ısınan fotoğraf plaklarının çarpılması yüzünden yanlış ölçüm vermişlerdi. Brezilya resimleri, altı ay sonra, güneş ilgili yıldızlardan en açık konumda olduğunda, aynı yerde çekilen gece resimleriyle karşılaştırıldıklarında, Einstein'ın ; Genel Görelilik'ten hesapladığı, 186 saniyelik açı aynen ölçülmekteydi.

Çağın önde gelen Fizikçilerinden Abraham Pais, 100. doğum yıldönümünde Einstein'ı şöyle yazıyor: '... Einstein, yaşamış en özgür ruhlu kişilerden biriydi. Ancak, mevcut düzenliliği yıkmak anlamında bir dürtüsü hiç bir zaman olmadığından, devrimci değildi... O'na hep doğru soruları sorduran dehasıydı. Fiziğin geleneklerine saygılıydı; ancak, kendi akıl yürütmeleri onu alışılmış yolların dışına götürdüğünde, bunlardan çıkan sonuçların doğruluğundan kuşkulanmıyordu. Bunu, geçmişle zıtlaşmak amacıyla değil böyle olması gerektiğine inandığı için yapardı. Onun için, cevabı kabullenmekten başka seçenek yoktu..."

1916 yılından ölümüne dek bilimsel yaşamına, Genel Görelilik (evrensel kütle çekimi) ve Elektromanyetizmayı kaynaştırabilecek bir "Birleşik Alan Kuramı"nı yaratabilme tutkusu egemen olan Einstein, Fiziğin diğer güncel konularına da 1930 yılına kadar zaman zaman dönüp önemli katkılarda bulundu. 1917'de yayımladığı, atomların elektromanyetik ışınımları soğurup salmaları ve ışınım ortamının davranışıyla ilgili olan makalesi, bugün LASER' i mümkün kılan olayın temel ilkelerini ortaya koymaktadır.

1924 yılında ise Modern İstatistik Termodinamiğin önemli bir temel taşı olan makalesini yayımladı. Elektromanyetik dalgaların, hatta katı cisimlerdeki esnek titreşim dalgalarının taneciklermiş gibisine (foton ve fonon denilen enerji kuantumları) enerji ve momentum alıp vermeleri fikrini uzun süre neredeyse tek başına savunan ve bu fikri Kuantum Mekaniği'nin ilkel problemlerinde kullanan Einstein, bu fikirleri doğal birer sonuç olarak veren Heisenberg - Bohr - Schrödinger'in "Kuantum/Dalga Mekaniği Kuramı" nı, temelindeki indirgenemeyen bir istatistiksel/olasılıkçı yapı yüzünden bir türlü kabullenemedi. "Tanrı zar atmaz" diyerek bu konuda yıllarca Bohr ile derin tartışmalara girdi, sonunda bu kuramın "kendi içinde tutarlı ama istatistiksel temeli dolayısıyla eksik" olduğuna olan inancını da belirterek Schrödinger ile Heisenberg'i Nobel Ödülü'ne aday gösterdi . 1919 yılında Sir Arthur Eddington'ın yıldız ışığındaki sapmayı ölçüp, bunun Einstein'in 1915'teki hesaplarına uygun düştüğünü göstermesiyle Eınstein'ın ünü bilim dünyasını aşıp herkese yayılmaya başladı. Ancak onun Yahudi kökenli oluşu, Almanya'daki ırkçıları rahatsız etmeye başladı. Bilimadamlarına da yansıyan bu düşmanlık yavaş yavaş görelilik kuramlarını da "Yahudi Bilimi" diye itmeye başladığından, ırkçı bilim adamlarının başında sayılan ünlü fizikçi Phillip Lenard (1862-1947) sırf görelilik kuramlarını inkar etmemek için, buna Alman asıllı bir kaşif yaratmaya çabalamaktaydı. Bu gibi propagandaların bir sonucu, Einstein'a Nobel Ödülü verilişinde etkili oldu: Nobel Komitesi 1921 yılında Einstein'ı ödüle "Kuramsal Fiziğe" ve özellikle "fotoelektrik olayının aydınlatılmasına olan katkıları" dolayısıyla layık görüyor, sonuç konuşmasında ise Görelilik Kuramları'nın adı bile geçmiyordu. Oysa bu kuramlar Einstein'ın en önemli ve en çığır açıcı katkılarıyken, Millikan'ın 1915 yılında deneysel olarak kanıtladığı fotoelektrik olay kuramının temeli olan Kuantum Hipotezi, yıllarca Einstein'ın "zayıf bir yanı" diye nitelendirilmişti. Japonya'da bulunduğu için törene katılamayan Einstein, 1923 yılında Göteborg'da yapılan Kuzey Ülkeleri Bilim Derneği toplantısına, ödüle teşekkür etmek için gidip, yaptığı konuşmada da salt Genel Görelilik konusunu ele alacaktı. Ödül çekini ise 1917 yılında ayrıldığı eski karısı Mileva'ya göndermişti.

Yahudi oluşu dikkati çekmeden önce,' "Alman milliyetçileri", Görelilik Kuramlarını "gerçek Alman zihin ürünü" olarak nitelemekteyken, Einstein, 28 Kasım 1919'da "London Times" gazetesine şu demeci vermişti: "İşte okuyucular için göreliliğin eğlenceli bir örneği: Bugün Almanya'da bir 'Alman Bilge' ve İngiltere'de 'İsviçreli Yahudi'yim. Eğer yazgımda başarısızlık olsaydı; Almanlar için 'İsviçreli Yahudi', İngilizler için ise 'Alman bilge' olarak bilinecektim."

Nazizm'in gün geçtikçe kuvvet kazanması onun huzursuzluğunu arttırıyordu. 1932 yılında California Teknoloji Enstitüsü'nden (Caltech) aldığı çağrıyla ABD'ye gittiğinde, Princeton Üniversitesi'nde yeni kurulmuş olan İleri Araştırma Enstitüsü'nde her yılın altı ayını geçirme önerisi aldı. O sırada Hitler'in iktidara geçtiğini duyunca Princeton'a yerleşti ve bir daha Almanya'ya ayak basmadı. Yazgısının Einstein'a oynadığı oyunlardan birisi de "Atom Bombası'nın babası" olarak olumsuz bağlamda anılmasıdır. Oysa onun atom bombasıyla bilimsel ilgisi çok dolaylı; politik ilgisi ise kesinlikle insancıl amaçlıydı.

1905'te yayımladığı Özel Görelilik Kuramı'nın doğal sonuçlarından birisi olan kütle-enerji eşdeğerliliği, kütle ve enerjinin birbirlerine dönüşebilmeleri gerekliliğini ortaya koyuyordu. Kısa zamanda , Einstein'ın olası örnekler olarak belirttiği, radyoaktif olguların bundan kaynaklandığı ortaya çıktı. Bu dönüşüm, ölçülebilir boyutlarda ancak atom çekirdeğindeki değişmelerde gözlenebilmektedir. Nitekim güneş ve diğer yıldızların enerji kaynağı bu gibi olgulardır. Ama bu sürecin yeryüzünde ciddi boyutlarda gerçekleşebileceği ancak 1938'de Otto Hahn ve Lise Meitner'in Berlin'de Uranyum Çekirdeği'nin yavaş nötronlarla bombardımanı sonucu "bölünmesi"ni keşfetmeleriyle belirmeye başladı. Kısa zaman içinde Joliot-Curie'ler ve Fermi bu bölünmede kütle azalmasıyla doğan enerjinin nisbi çokluğunu ve bölünme sırasında kaçan nötronların yeni bölünmeler doğurabileceğini kestirdiler. Tümüyle deneysel bir çalışmanın ürünü olan "bölünme"nin keşfinde Einstein'ın kendisinin de kuramlarının da bir etkisi olmamıştı. Ancak, II. Dünya Savaşı'nın başlamak üzere olduğu gergin günlerde, ABD'de bulunan Macar göçmeni üç fizikçi Leo Szilard , Edward Teller ve Eugene Paul Wigner , bu keşfin Almanların elinde tehlikeli bir silaha dönüşebileceğinden korkarak, çok etkin bir kişi olarak gördükleri Einstein'a gittiler. ABD'nin bu silahı daha önce yapıp, dehşetini zararsız bir şekilde dünyaya kanıtlayarak Almanları korkutması amacıyla onu Başkan Roosevelt'e yazılmış olan mektubu imzalaması için ikna ettiler; Bu, bir süre sonra girişilen ünlü "Manhattan Projesi"nin başlangıcı sayılabilir. Ancak proje, Einstein'ın hiçbir fiili katkısı olmadan yürütüldüğü gibi, zincirleme bölünme tepkimesinin kontrol altına alınarak nükleer enerjinin yararlanılabilir hale gelmesi, projenin ilk belirgin sonucudur. Almanların teslimi üzerine, "1945'te artık korkumuz Almanların bize ne yapabilecekleri değil, ABD'nin başka ülkelere yapabilecekleriydi" diyen Szilard, Einstein'a bu kez bombanın Japonya'ya atılmaması için Roosevelt'e bir muhtıra yazdırmaya gitti. Ancak Einstein'ın bu yeni mektubu, Roosevelt 12 Nisan 1945'te öldüğünde, masası üzerinde zarfı açılmamış olarak bulundu. Bombanın Japonlara karşı kullanılması, Szilard'ı , Fizikten kopartıp Biyofiziğe itti; Einstein'ın ise ölünceye kadar sürdürdüğü barışçı eylemlerini ve nükleer silahların kaldırılması girişimlerini şiddetlendirdi. İleriki yıllarda bu olaylarla ilgili anılarında "... benim asıl rolüm posta kutusu olmak gibiydi; mektup bana hazır getirilmişti, bana yalnızca imzalamak kalmıştı" diyen Einstein, bir görüşmecinin, -ilk mektubu kastederek- "Ama düğmeye siz bastınız" demesi üzerine, bir süre düşündükten sonra, her kelimenin üzerinde tek tek durarak ve sükünetle "Evet, düğmeye ben bastım" demişti.

1920 yılında, Berlin'de "Benim barışçılığım bir içgüdüsel duygudur, bunun benliğimi sarmasının sebebi insan öldürmedeki iğrençliktir. Bu eğilimim, herhangi bir entelektüel kurama değil, yalnızca her türlü nefret ve gaddarlığa duyduğum derin antipatiye dayanmaktadır. Bu tepkiyi akılcı düşüncelere uydurmaya uğraşabilirim; ancak, bu bir aposteriori davranış olacaktır" diyen Einstein'ın aktif barışçılığının ilk örneği oldukça eskilere gider, Berlin'e yerleşmesinden bir yıl sonra çıkan I. Dünya Savaşının ilk günlerinde görülür. Bu sıralarda akademik ortam savaş ve bunun destekleyicisi olan şöven davranışların etkisi altına girmişti; Almanya'nın saldırganlığını haklı göstermek amacıyla "Uygar Dünyaya Duyuru" adlı bir bildiri için imza toplanıyordu. "Başkalarını psikolojik olarak kavramaktan yoksun, soğuk sarışın insanlar" dediği Alman toplumunda karşılaştığı bu durumda "... savaş mümkün olan en büyük hızla ortadan kaldırılmalıdır. Emirle yapılan kahramanlıklar, anlamsız vahşet ve vatanseverlik adı altında yutturulmak istenen bütün bu iğrenç saçmalıklar... Bunlardan nasıl nefret ediyorum... Benim insanoğlunun yüksek ruhluluğuna olan inancıma göre, bu zırvalık, eğer insanların sağlam anlayışları, ticari ve siyasal çıkarlar uğruna okullar ve basın aracılığıyla hırpalanmamış olsaydı, çoktan ortadan kalkmıştı" diyebilen Einstein, bildiriyi imzalamayı reddetti. Ertesi yıl, Fransız yazar Romain Rolland'ın çevresinde toplanan barış savunucusu grubu desteklediğini bildiren mektupta, "üçyüzyıllık yoğun kültürel çalışma,(demek ki) dinsel deliliği, milliyetçilik deliliğine çevirmiş; bazı bilim adamları ise sanki beyinleri çıkarılmışçasına davranıyorlar." diyordu.

Barışa olan tutkusuyla 'Milletler Cemiyeti"nin kuruluşunu destekleyen Einstein, daha sonra bu örgütün kendisini hayal kırıklığına uğrattığını da dile getirecekti ; 1922'de bu örgüt bünyesinde kurulan "Entelektüel İşbirliği Komisyonu" nda önerilen görevi, bu komisyonun yapacağı işin niteliği konusunda açık bir fikre sahip olamadığını belirtmekle birlikte "çağrıyı kabul etmeyi bir görev biliyorum, çünkü bu günlerde uluslararası işbirliği için gösterilecek çabalara yardım esirgenmemelidir" diyerek kabul ederken, barış için bile olsa belirsiz fikirlere çekinceyle yaklaştığını belirtiyordu. Ertesi yıl ise "Milletler Cemiyeti'nin, görevini yapacak güce de iyi niyete de sahip olmadığına kanaat getirdim... Bu kurum, yapmakta olduğu işler bakımından bir uluslararası örgüt idealini yalnızca gerçekleştirememekle kalmıyor, böyle bir idealin varlığı düşüncesini de zedeliyor!" diyerek görevinden ayrılması ise onun amacından sapmış işlere karşı tavrına örnektir.

Einstein, Yahudi olduğundan dolayı, küçüklüğünden beri karşılaştığı ve giderek Almanya'yı terketmesiyle sonuçlanan olaylara önemli bir tepki göstermemişti. Ancak, çeşitli ülkelerde yerleşememiş bulunan Yahudilerin geleceğini, salt insancıl yanıyla düşündüğü için Siyonizm'i benimsemiş ve bu uğurda en belirgin katkısını ; Kudüs'teki "İbrani Üniversitesi" nin kurulması için yapmıştı. Bu amaçla, birlikte ABD'yi dolaştığı ve sonradan İsrail Cumhurbaşkanı olan Haim Weissmann'ın ölümünden sonra kendisine önerilen aynı görevi kesinlikle reddetti.

Il. Dünya Savaşı'ndan sonra barış için daha aktif tavırlar almaya başlayan Einstein, "Atom enerjisinin böylesine salıverilmesi, yeni bir sorun doğurmadı. Bu, sadece mevcut olan sorunun çözülme gereğini acilleştirdi" diyerek, "komedya" olarak nitelediği Milletler Cemiyeti gibi örgütlerin yerine, barışı tam anlamıyla sağlamak üzere bir "Dünya Hükümeti" kurulmasını önerdi. McCarthy döneminde ise, çeşitli kişileri suçlamak amacıyla tanıklık yapmaya çağırılanların, bunu reddetmelerini isterken, bu reddin hatta "sonucunda hapse girmek ve ekonomik perişanlığa katlanarak, salt ülkenin kültürel geleceği uğruna" yapılması gerektiğini savunuyordu. Einstein, son yıllarında Bertrand Russell'ın nükleer silahları yasaklama girişimlerini ve barışçı çağrılarını da yakından destekliyordu. "Ben Spinoza'nın tanrısına, kendisini tüm varlıkların uyumluluğunda gösteren tanrıya inanıyorum; insanın yazgısı ve eylemleri ile ilgilenen tanrıya değil'... Bildikleri azaldıkça insan tanrıdan uzaklaşır, bilgisini arttıran kişinin tanrıya yakınlığı artar... Tanrı, kişilere vergilerinde çok isabetlidir; bana bir katır inadından bir de keskin koku alma duygusundan başka birşey vermemiş!" diyerek tanrısını ve kendisini anlatan Einstein, 15 Nisan 1955'te hastaneye yatırılırken, ameliyat olmayı "Ben, kendim istediğimde gitmek istiyorum. Payıma düşeni yaptım. Şimdi gitmek zamanı. Bunu zarafetle yapacağım" sözleriyle reddetti.


 
Özlü Söz:
Aşk mücadelesi içinde değil, mücadele aşkı içinde ol. - (Peyami Safa)
Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:
Ben Türk Ordusunun yabancısı bir adam değilim; ben ordu ile küçükrütbelerden beri içten teması olan bir askerim. Ben, hadiselerin akışıile ordunun içinde subay, nihayet komutan olarak iş görmüş ve kanaatime göre başarılı olmuş bir komutanım. Türk Ordusunu, onun faziletini,kıymetini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini bizim kadar anlayan azolmuştur. (1918)


© Özlük Hakkı/Copyright 2003-2015 Hasan Şahin KIZILCIK
Öneri: IE 1024x768 ve üstü