Dil Çalışmalarım

Ana Sayfa >>

Kişisel Bilgiler >>
    Özgeçmiş
    Bilimsel Yayınlar
    Atıflar
    Tasarılar (Projeler)
    Bilimsel Sunuştaylar
    Yönetilen Tezler
    Dersler
    Görevler
    Diğer Yayınlar
    Dil Çalışmalarım
    İletişim

Fizik/Fizik Eğitimi >>
    Fizik Deneyleri
    Kavram Yanılgıları
    Bilimciler
    Nobel Fizik Ödülleri
    Öğeler Çizelgesi
    Biliyor Muydunuz?

Duyurular >>

Diğer >>
    Bilgisayar
    Bilgi Yarışması
    Sormacalar
    Yararlı Bilgiler
    Güncel Bilgiler



Dil Yazılarım

UYDURUKÇULUK - 21.12.2012
Dr. Hasan Şahin KIZILCIK

Yıllarca Türkçeleştirmeyi, dilde özleşmeyi savunan kişileri "Uydurukçuluk" ile suçlayanlar oldu. Türkçe sözcüklere uydurma diyenlerin hiçbir dayanağı yoktur. Yalnızca alışmadıkları veya oransal olarak yeni olan her söze uydurma derler. Bin yıllık, unutulmuş bir sözcüğü önlerine koysanız ona da uydurma derler. Kuralına uygun biçimde türetilmiş olan yeni sözcüklere de uydurma derler. Bilimsel bir ölçütleri yoktur. Alışmadıkları, beğenmedikleri her sözcük onlara göre uydurmadır. Oysa tüm diller ve tüm sözcükler gerçekte uydurulur. Ancak onların uydurma tanımı, yalnızca kendi hoşlarına gitmeyenle sınırlı.

Onlara göre, 13. yy'da dilimizde olan "evren" uydurmadır. Onlara göre, Dede Korkut öykülerinde geçen "içit" uydurmadır. Onlara göre, bin yıl önce Kaşgarlı'nın sözlüğüne aldığı "yanıt" uydurmadır. Yanıt ile aynı ekle "kalıt" sözcüğünü türetirseniz onlara göre uydurmuş olursunuz. Onlara göre, atalarımızın yüzyıllar önce gelmek eyleminden türettikleri "gelin" uydurma değilken, sormaktan "sorun" yaparsanız uydurma olur. Onlara göre, "dingil" sözcüğü gibi diğer lehçelerde yoksa, yalnızca Anadolu veya Oğuz Türkçesinde varsa uydurma olur. Oysa her lehçenin kendine has sözcükleri sürev içinde türetebileceğini unuturlar.

Dilde genel ilke, nedensizliktir. Yani kimse neden "su"ya "su" dendiğini bilmez. Bunun bir nedeni yoktur. Ancak bu da sınırlı bir nedensizliktir. Şöyle ki; suya neden su dendiği bilinmese de sucuya neden sucu dendiği bilinir. Her dilde ana kökler uydurmadır. Bunların nedeni bilinmez. Neden o sözcüklerin o anlama geldiği bilinmez. Ancak türemiş olan sözlerin tümünün nedeni bilinir. Türkçede, uydurma olan ana köklerin üzerine kurallar ve mantıksal yollarla getirilen eklerle oluşturulurlar. Başka dillerde bu ön eklerle, bükünlemeyle, çekimlemeyle vb. yapılabilir. Ancak Türkçede son eklerle yapılır.

Dolayısıyla, tüm sözcükler uydurma köklere dayanır. O sözcüğün genel olarak "uydurma" veya "saçmalama" olup olmadığını belirleyen tek ölçüt, dilin kurallarına uyup uymadığıdır. Türkçenin kuralları bellidir. Ana köklerin üzerine, kurallara uygun olarak getirilen eklerle türetilmiş her söz, Türkçedir. Bunlara "uydurma" demek bilgisizlikten ileri gelir. Bir kişi diline oturmayan, alışık olmadığı, daha önce duymadığı söze, dilin kurallarına uyup uymadığına bakmaksızın "uydurma" diyorsa, en iyi olasılıkla bilgisizdir. Daha da kötüsü, amacı başkadır. Dilimizin kurallara uygun biçimde türetilmiş tüm sözcükleri bizimdir. Türkçedir.

Genel dilbilimin kavramlarını yeterince özümseyememiş kişiler, sıklıkla şöyle bir yanılgıya düşmektedirler: "Öngörü, önsezi, özçekim, özerklik, içgüdü, içsavaş, içbükey, dışbükey, dışsatım, vb." gibi sözcüklere, Türkçenin özelliklerine aykırı olduğu, önekler uydurulduğu gibi bir gerekçeyle karşı çıkmaktadırlar. Bizim dilimiz sondan eklemeli bir dildir. Doğrudur... Öneklerin sayısı çok az ve genelde pekiştirme amaçlıdır. Bu da doğrudur. Ancak bu verdiğimiz örnekler, sanıldığı gibi öneklerle türememiştir. Bunlar bileşik sözcüklerdir. Ön ve öz gibi sözcüklerin kendi başlarına anlamları vardır ve bir başka sözcükle bileşik ad oluşturmuşlardır. Bunlar ek, daha doğrusu önek değildir. Dilbiliminde bir ifadenin ek sayılabilmesi için, kendi başına bir anlamının olmaması gerekir. Kendi başına anlamı olan ifadeler ek değil, birer sözcüktür. Türkçe, diğer birçok dil gibi bileşik adlarla terim türetmeye uygun bir dildir. Yüzlerce yıldır yapılagelen de budur.

Atatürk'ün dil devrimi (dilde özleşme çalışmaları) yüzünden Türkçeyi "oluşturduğunu", onu "baştan kendisinin uydurduğunu", gerçekte Türkçe diye bir dilin olmadığını sanan bilgisizler bile vardır. Bunlar Orhun Yazıtları'nı hiç mi görmezler? Halkın binlerce yıldır zaten konuştuğu bir dili devletin resmi dili yapan kişidir Atatürk. Halkın kullanmadığı bilim ve sanat terimleri gibi terimler Türkçe değildi, başka dillerden alınmıştı. Yalnızca onları türetmiş veya halk ağızlarından, eski Türkçe kaynaklardan yararlanarak diriltmiştir. Örneğin; Arapça "kainat" denen sözcüğün, 13. yy'daki kaynaklardan Türkçesini bulup, "evren" olarak diriltmiştir. Türkçesi yok olmuş "müselles" gibi sözcükleri de kendisi türetmiş, "üçgen" demiştir. Bu; bir dil bulmak, sıfırdan dil kurmak değildir. Bir dilin yaralarını sarıp onu güçlendirmek, canlandırmak, diriltmektir. Türkçe sözcük türetenlere "uydurukçu" diyenler, uydurmadan önceki şu tümceden ne anlarlar acaba? “Müsellesin zaviyetan-ı dahiletan mecmu’ü 180 derece ve müselles-i mütesaviyü’l-adla zaviyeleri biribirine müsavi müselles demektir.” Bu tümcenin Türkçe çevirisi ise şudur: "Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve eşkenar üçgen, iç açıları birbirine eşit üçgendir."

Yeni sözcük türetmeye "uydurukçuluk" diyenler, bilerek veya bilmeyerek, üstü kapalı veya açık biçimde Türkçe ve Atatürk düşmanlığı yapmaktadır. Neden? Çünkü dilde sözcük türetmeye karşı olmak, o dilin yok olmasına neden olacağı gibi, sözcük türetme işine başlayan, dil devrimi ile Türkçeyi yeni sözcüklerle tanıştıran Atatürk ve onun 1932'de kurduğu TDK'dir. Öyle ki, Atatürk'ün kendisinin türettiği yüzlerce sözcük vardır. Şimdi bize "uydurukçu" diyenlere göre Atatürk "başuydurukçu" mudur? Çünkü bu türetim işini (onlara göre uydurmayı) Atatürk başlatmıştır... Açık açık söylemeye korkmaktadırlar, sorsanız, çoğu "Atatürkçüyüz" der. Ancak onun devrimlerine, Türklük için yapığı çalışmalara karşı olarak ona karşı oldukları ortadadır. Bu korkaklar sürüsü, çoğu kez açıkça bunu söylemekten çekinir. Açıkça söyleyenler, hiç olmazsa daha yüreklidir. Satkın (hain) ile yağı (düşman) arasındaki ince ayrım da işte bu yürektir. Biz bize yağılık edenlerden değil, en çok satkınlık edenlerden çektik...

Oysa Türkçe köklere Türkçe ekler getirerek, kuralına uygun türetim yapan kişileri böyle suçlayan kişiler Osmanlının gerçek uydurukçuluğunu bir türlü görmezler. Osmanlı, başka başka dillerin eklerini ve köklerini birleştirerek, yamalı bohça gibi bir dil yaratmış, adına da Lisan-ı Osmani (yani Osmanlıca) demiştir. İşte bu "GERÇEK UYDURUKÇULUK"a örnekler:

Osmanlı Zamanında Uydurulan Sözcüklere Örnekler:

  • girizgah (Tr.+Far.)
  • kelalaka (Fr.+Ar.)
  • dershane (Ar.+Far.)
  • darphane (Ar.+Far.)
  • Serkan (Far.+Tr.)
  • halbuki (Ar.+Tr.)
  • nezaket (Far.+Ar.)
  • peşinat (Far.+Ar.)
  • felaketzede (Ar.+Far.)
  • mahsûldar (Ar.+Far.)
  • gidişat (Tr.+Ar.)
  • yakînen (Tr.+Ar.)
  • ayriyeten (Tr.+Ar.)
  • maslahatgüzar (Ar.+Far.)
  • işgüzar (Tr.+Far.)
  • variyet (Tr.+Ar.)
  • emektar (Tr.+Far.)
  • özbeöz (Tr.+Far.+Tr.)
  • günbegün (Tr.+Far.+Tr.)
  • serçeşme (Far.+Tr.)
  • misafirperver (Ar.+Far.)
  • namüsait (Far.+Ar.)
  • namahrem (Far.+Ar.)
  • bertaraf (Far.+Ar.)

    Son zamanlarda Batı etkisiyle uydurulan sözcükler de vardır. Bunlara örnekler:

  • atmasyon (Tr.+Fr.)
  • dokunmatik (Tr.+Fr.)
  • Türkolog (Tr.+Fr.)
  • modernleşme (Fr.+Tr.): çağdaşlaşma
  • etiketlemek (Fr.+Tr.): iliştirmek, iliştiri yapmak

    Burada özleşme savunucusu büyük yazar Nurullah Ataç'ın 5 Mart 1952'de Ulus Gazetesi'nde yer alan şu sözleri öenmlidir: "Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size: Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, Türkçenin kurallarına göre uyduracağız; bizim yaptığımız, uydurduğumuz sözcükler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça sözcüklerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak."





    Diğer Yazılar

  •  
    Özlü Söz:
    Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir. - (Hz. Muhammed (sav))
    Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:
    Bir köylü ev sanayii kurulması için çareler düşünmek akla gelir. Bizde köylü, evine, aile ve çocuklarının yaşanmasına gerekli olan yiyecek, içecek ve herkes gibi giyecek için para sarfetmemelidir. Köylü ailenin, elbiseninaba ve kaba bez dokuma tezgahı, sabanı gibi olmalıdır. Bu esasın yaygınlaştırılması ileriye ait bir ideal olmakla beraber, bu gayeye varmak için tedbirler düşünmek ve teşebbüslerde bulunmak çoklüzumludur. Aksi takdirde herşey yolunda gittiği zaman ancak yaşayabilen ve memleket nüfusunun üçte ikisini oluşturan bu insanlar hava gibi, tarım hastalıkları gibi ve nihayet piyasa gibi tesirlerin müsaade etmemesi halinde bütün kusuru hükümete ve vergilere yüklemekten çekinmeyeceklerdir. (1931)


    © Özlük Hakkı/Copyright 2003 Hasan Şahin KIZILCIK
    Öneri: 1024x768 ve üstü