Dil Çalışmalarım

Ana Sayfa >>

Kişisel Bilgiler >>
    Özgeçmiş
    Bilimsel Yayınlar
    Atıflar
    Tasarılar (Projeler)
    Bilimsel Sunuştaylar
    Yönetilen Tezler
    Dersler
    Görevler
    Diğer Yayınlar
    Dil Çalışmalarım
    İletişim

Fizik/Fizik Eğitimi >>
    Fizik Deneyleri
    Kavram Yanılgıları
    Bilimciler
    Nobel Fizik Ödülleri
    Öğeler Çizelgesi
    Biliyor Muydunuz?

Duyurular >>

Diğer >>
    Bilgisayar
    Bilgi Yarışması
    Sormacalar
    Yararlı Bilgiler
    Güncel Bilgiler



Dil Yazılarım

ÖZLEŞME BİLDİRGESİ - 22.09.2013
Dr. Hasan Şahin KIZILCIK

Atatürk ilkeleri, çağdaş bilimsel ölçünler ve ulusal bilinç çerçevesinde Türk dili, geçmişi ve ekini korunmalı, geliştirilmeli ve tanıtılmalıdır. Yad dil öğrenmek doğaldır. Ancak herhangi bir yad dilde eğitim, tanıtılar, ürün adları, özel adlar veya günlük kullanım doğru değildir. Bunlar bizim için olmazsa olmazdır. Türkçe; bilimsel, toplumsal veya gündelik her türlü alanda yeterli duruma getirilmelidir. Türkçenin binlerce yıllık birikimiyle bunu yapacak gücü ve yeterliliği vardır. Bu nedenle Atatürk'ün başlatmış olduğu dil devrimi, ara vermeksizin sürdürülmelidir. Bunun için dilimizdeki tüm yad sözler için Türkçe karşılıklar aranmalı ve günü geldikçe, sırayla çıkarılmalıdır. Bu aşamada, dilimize giren yad sözcüğün hangi dilden girdiğinin bir önemi yoktur. Söz konusu yad sözcüğün; dilimizde ne kadar uzun süredir kullanıldığı, ne kadar geniş kullanım alanı olduğu ve hangi alanlarda kullanıldığı önemsizdir. Bu aşamada bize çok eleştiri gelmektedir. Bunlara kısa kısa değinelim:

Evrensel dil diye bir olgu yoktur. Bu sömürgeci anlayışın uzantısıdır. Doğadaki sesler bile her yerde aynı olmasına karşın yansımalar farklı algılanır ve ulusaldır. Örneğin bir Türk, köpek havlamasını “hav” diye algılarken, bir İngiliz “bark” diye algılar. Böylelikle köpeklerin aynı ses çıkarma eylemi, Türkçede “havla-” eylemi ile, İngilizcede ise “bark” eylemi ile ifade edilmiştir. Algı tamamen anlayış ile ilgilidir. Dolayısıyla dil algı ürünüdür. Algılar ise kalıtımdan, bölgeden, yaşam biçiminden etkilenir. Ulusaldır. Dili dönmediği için yad bir sözcüğü söyleyemeyen kişilerle karşılaşmışsınızdır. “Dilin dönmemesi” denen bu durum, aslında kişilerin ağız ve gırtlak yapısının kalıtsal olarak başka olmasından kaynaklanır. Toplumlar da ağız ve gırtlak yapılarına uygun bir dil geliştirirler. Bebeklerin dili bile ne kadar benzerse benzesin, küçük ayrılıklar hep olmuştur. Bu yüzden evrensel bir algı ve evrensel bir ekin var olamayacağı için, evrensel bir dil de var olamaz.

"Bilim dili İngilizcedir" diye bir sav vardır. Bu, gerçek dışıdır. Bilimin tek dili sayıbilimdir (matematik). Ulusların kullandığı tüm diller bilimde kullanılabilir. Kullanılmalıdır da... Türkçe çok yetkin bir dildir. Tüm bilimsel sözleri karşılayabilir. Biz; bilim dili İngilizce, sağlık dili Latince, tüze ve inanç dili Arapça, yazın dili Farsça, denizcilik dili İtalyanca, sanat dili Fransızca gibi uydurmalara inanırsak Türkçeye bir kullanım alanı kalmaz. Yalnızca gündelik alanda konuşulan yoksul bir dil olur. Kaldı ki, Araplar sağlık ile ilgili sözleri Latince değil, Arapça kullanmaktadır. Araplar örneğin; dermatoloji demez, cildiye der. Almanlar da sağlık sözlerini Almancaya çevirmiştir. Biz neden yapmayalım?

Türkçeye giren yad sözcüklerin özellikle doğu kökenli olanlarının uzun zaman önce dilimize girmesi onları Türkçe yapmaz. Bu yöndeki savlar bilimsel değildir. Duygusaldır veya savsaklayıcı bir anlayıştır. Yenilgiyi ve yitimleri benimsemektir. Bugün başka bir dilden yad sözcük almak ne kadar yanlış ise, o dönemde almak da yanlış idi. Geçmişte yapılarak bugün alışkanlık olmuş yanlışlar, bugün yapılan ve daha alışkanlık olmamış yanlışlardan daha değerli değildir. Bu savı savunanlar, batı kökenli bir sözcük olan “transformation” (İngilizce okunuşu: transformeyşın) sözcüğünü Türkçeye uyarlayarak “transformasyon”; ya da “orientation” (İngilizce okunuşu: oryanteyşın) sözcüğünü, “oryantasyon” yaptığımızda rahatsızlık duyarken, Arapça olan “ism” sözcüğünü “isim” yaptığımızda rahatsızlık duymazlar. Bu yaklaşım tutarsızdır. Ayrıca Türkçenin yapısı da bu eklemlenmeye uygun değildir. Türkçe diğer diller gibi değildir. Birçok dilde sözcükler uydurulma yolu ile ortaya çıkar. Çünkü sözcük türetme kuralları ya yoktur ya da çok sınırlıdır. Oysa Türkçe satranç gibidir, kuralları vardır ancak hamleleri sınırsızdır. Tüm Türkçe sözcükler köklerle eklerin uyumlu ve belirli kurallar çerçevesinde birleşmesi ile oluşur. Bu kurallı yapı Türkçenin özünü oluşturur. Yad sözcük alımı bu kuralı yok saymaktır. Türkçenin yapısını bozan bu durum, dilimizi kırma, karma bir dil durumuna getirip, özelliğini yitirmeye götürmektedir. Türkçe, kök sözcüklere gelen yapım ekleriyle sözcük türeten bir dildir. Eğer ileri sürüldüğü gibi yad sözler Türkçeye uyum sağlamış olsaydı, diğer kök sözcüklerimiz gibi kendisinden yeni sözcükler türetilebilmeliydi. Ancak bu olmamaktadır. Demeli, bunlar kök sözcük değildir. Türemiş de değildir, çünkü Türkçe yapım ekleri yoktur. Dolayısıyla Türkçenin sözcük yapısına uymamaktadırlar. Türkçenin kuralları, yalnızca ünlü uyumları ve söz diziminden oluşmaz.

Dilimize uzun zaman önce girmiş olan sözcüklerin dilimizden çıkarılamayacağı savı vardır. Bu durum, yalnızca o sözcüğün yerine karşılık bulmayı ve o karşılığın benimsenmesini kolaylaştıran veya güçleştiren bir değişkendir. Ancak güç veya değil, bu yapılmalıdır. Burada tek sorun, geçmişte yapılmış olan bu yanlışın alışkanlık olmasından ötürü düzeltilmesinin daha güç oluşudur. Ancak yerleşmiş sözcükler değiştirilemez diye bir kural yoktur. Atatürk, Dil Devrimi sırasında yerleşmiş denen birçok sözcüğü değiştirmiştir. Ülkeler bunları gerçekleştirir. Başıboş bırakılmış bir dil, yok olma sürecine girer. “Kaç yıllık sözcükleri nasıl değiştireceksiniz? Toplum bu sözcüklere alıştı.” denmektedir. Sorun sözcüklere alışmak veya uzun yıllardır kullanılıyor olması değildir. Bunun en belirgin kanıtları, çok uzun zamandır kullanılan sözcüklerin Türkçeleriyle ya da batı kökenleriyle değişmiş olmasıdır. Dil Devrimi sırasında uzun zamandır kullanılan birçok yad sözcük Türkçeleriyle değişmişti. Ayrıca günümüzde de uzun yıllardır dilimizde olan Arapça “hayran” sözcüğü yerine, son zamanlarda İngilizceden “fan” sözcüğü girebilmiştir. Eğer İngilizceden bu sözcük gelip, kaç yıllık Arapça sözcüğün yerini alabiliyorsa, Türkçe kökenli “tutkun” sözcüğü de alabilir. Benzer durum, “merkez-center” (Türkçesi: ortay), “idareci-admin/moderatör/süpervizör/CEO” (Türkçesi: yönetici), “vize-midterm” (Türkçesi: arasınav), “seyahat-travel” (Türkçesi: yolculuk) gibi eski, yad ve doğu kökenli kullanımlardan yeni, yad ve batı kökenli sözcüklere geçişlerde görülmektedir. Bu sözcüklerin Türkçeleri de vardır. Batı kökenlileri kabul edilirken, Türkçelerinin kabul edilmemesi için bir neden yoktur.

Türkçe sözcük türetmeye “uydurma” diyen kişiler ne yazık ki dilbiliminden anlamamakta veya bilerek çarpıtmaktadırlar. Atalarımız kurallara göre Türkçe sözcük türetmiştir. Kurallara uygun olarak sözcük türetmek bizim de, gelecek kuşakların da görevidir. Kurallara aykırı türetimlere herkes karşı olur. Ancak bu tür türetimler yok denecek kadar azdır. Sözcük türetmeye karşı olmak, dilin gelişmesine karşı olmaktır. Uygulayımın ve düşüncenin gelişimi yeni kavramlara ve aygıtlara ad bulmayı gerektirir. Sözcük türetmeksizin bunlara yeni ad bulmak neredeyse olanaksızdır. Sözcük türetmeye karşı olanlar, bilerek veya bilmeyerek, Türkçenin gelişimini engellemekte, yeni kavram veya aygıtlara ad türetmeyi olanaksız kılmaktadır. Bir dil eğer sözcük türeterek yeniliklere ad veremezse, başka dillerden sözcük almak zorunda kalır. Bu durumda sözcük türetmeye karşı olmak, dilin başka dillerin ele geçirmesine yardımcı olmak demektir. Asıl uydurma, Osmanlı döneminde yapılmıştır. Başka başka dillerden alınan ekler ve köklerle sözcükler üretilmiş, başka başka dillerin sözcükleri birleştirilmiş, yamalanmıştır. Misafirperver (Ar.+Far.), girizgah (Tr.+Far.), aynen (Ar.+Tr.) gibi birçok sözcük, hangi dilde olduğu belli olmayan yapıdadır. Gerçek uydurma ve kural tanımazlık bunlardır. Büyük yazarımız Nurullah Ataç, 5 Mart 1952’de Ulus Gazetesi’nde şöyle demişti: "Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyeyim ben size: Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, Türkçenin kurallarına göre uyduracağız; bizim yaptığımız, uydurduğumuz sözcükler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça sözcüklerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak." Aynı savı ileri sürenler, çözüm önerisi olarak, eskiden Türkçeye girmiş olan sözcüklerin kalmasını, yeni girecek olanların engellenmesini önermektedir. Oysa bu durum sömürülmüşlüğü ve dilin gördüğü yıkımı taplamak ve yarayı dikmeden bırakmaktır. Yıkım onarılmalıdır. Bu zaman alacaktır ancak yapılabilir. Türkçeye yeni giren yad sözcükler Türkçeleştirilirken, eskiden girmiş olanlar da daha yavaş ve zor olsa da süreç içinde Türkçeleştirilebilir. Oysa halkımız kendinden olan sözcüğü daha kolay benimsemektedir. Bu yalnızca süre sorunsalıdır. Dilin duru bir yapı alması için öncelik dile yeni girmiş veya girmekte olan sözcüklerin karşılıklarının bulunmasına verilmeli, böylece dilin yıkıma uğraması durdurulmalıdır. Ancak bu yapıldıktan sonra daha eski sözcükler daha kolay Türkçeleştirilebilir.

Türkçeleştirme karşıtlarının başvurduğu bir başka yanılgı veya yalan olarak, Atatürk’ün dil devriminden caydığı savı karşımıza çıkmaktadır. Oysa Atatürk’ün ölüm döşeğindeyken bile dil devrimine devam ettiği, bu yöndeki çalışmaları ve sözleri ile ortadadır. Tarihi bir dayanağı olmayan bu sav kolaylıkla çürütülebilir. Bu konuda görevlendirdiği bilim adamlarının yanı sıra kendisi de çalışmalara katılmış, 1937 yılında, sağlığının en bozuk olduğu dönemlerde, yalnızca geometri terimlerini Türkçeleştirmek için ve Türkçenin bir bilim dili olduğunu kanıtlamak için bir geometri betiği yazmıştır. Betik, 1937 yılında 44 sayfadan oluşmuş olarak basılmış ve okullarda okutulmuştur. Betikte, o dönemde müselles (üçgen), zaviye (açı) gibi yerleşmiş sayılan birçok sözün Türkçesini kendisi türetmiştir. Betik, okullarda 1937-1938 eğitim öğretim yılında okutulmaya başlanmıştır. Atatürk’ün 1938 yılında söylediği "Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tespit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim." sözü önemlidir. Atatürk, ölümünün gerçekleştiği 1938 yılında ve sağlığının kötülediği 1937 yılında bile Türkçeleştirmeyi savunurken, dil devriminden ne ara dönmüştür? Ölüm döşeğinde, dil çalışmalarının sürdürülmesini isteyen Atatürk değil midir? Bu savlar dayanaksız ve gerçekdışıdır.

Türk topluluklarının tümü ile ortak Türkçeyi Atatürk gibi biz de istiyoruz. Ancak Türk dillerinin tümüne çeşitli oranlarda Rusça, İngilizce, Farsça, Arapça, Fransızca gibi sözcükler girmiştir. Yad sözcüklerle ortak Türkçe olmaz. Hem bütün Türk uluslarını ortak bir dilde birleştirelim diyeceğiz, hem de bu işi yaparken kullandığımız kürek başkalarının küreği olacak. Bu doğru bir anlayış değildir. Ortak Türkçe, Türkçe sözcüklerle olur. Türkiye'de özleşme çalışmaları 1928'de başlamıştır. Ancak uzun süre SSCB gibi sömürgeci ülkelerin egemenliğinde tutsak kalan Türk yurtlarında Türkçe çok yıprandı. Diğer Türk ülkelerinin de bize benzer özleşme süreci geçirmesi gerekmektedir. Örneğin biz "bilgisayar" sözcüğünü kullanırken, diğer Türk ülkelerinde çoğunlukla Rusçadan gelen "kompüter" sözü kullanılmaktadır. Diğer Türk ülkeleri bizden "bilgisayar" sözünü alabilirler. Elbette bizde olmayan sözler için onlarda olan Türkçe kökenli sözlerden yararlanacağız. Örneğin; Azerbaycan Türkçesinde, Türkiye Türkçesine Rumcadan giren "anahtar" sözcüğü için "açar" denmektedir. Biz de bu sözcüğü benimseyeceğiz. Ancak Türkiye Türkçesi, daha uzun süre bağımsız olmanın ve özleşme çalışmalarının etkisiyle oldukça gelişmiştir. Kendi dilimizi özleştirdiğimiz gibi, diğer Türk ülkelerinin dillerinin de özleşmesinde yardımcı olmamız gerekir. Bu konuda ortak çalışmalar yapılabilir. Diğer yandan diğer Türk ülkelerinin özleşmede Türkiye'yi, Atatürk'ün dil devrimini örnek alması, dillerini bize yaklaştırmaları daha usa uygundur.

Türkçeleştirme sırasında bizim izlenmesini öngördüğümüz yollar vardır. Türk toplumunun yöresel ağızlarında yaşayan sözcükler, eski kaynaklarda geçen sözler ve diğer Türk dillerinde var olan sözler önceliklidir. Buralarda gerek duyduğumuz sözcükleri aramayı öncelikli olarak görüyoruz. Bulamadığımız durumda ise, atalarımızın yaptığı gibi (Örneğin bugünkü ayırmak -o dönemde adırmak- eyleminin Orhun Yazıtlarında ancak iki türevi görülürken; Uygurlar döneminde, -100 yıl bile geçmemişken- adırtsız: ayrımsız, farksız; adınta: öte yandan gibi 20 kadar türeviyle karşılaşıyoruz) Türkçe kök ve eklerden yararlanarak, kurallarına uygun biçimde anlam bilimi de göz önünde tutarak yeni sözcük türetme yoluna gidiyoruz. Türettiğimiz sözcükler elbette kesin değildir. Eleştirilebilir, yenileri önerilebilir. Yapıcı eleştiriler ve önerilere elbette açığız. Amaç üzüm yemektir, bağcıyı dövmek değil...

Son olarak, Atatürk’ün şu sözü dikkate değerdir: “En iyi savunma yöntemi, saldırıdır. Şu hâlde dil alanında türemiş yabancılıklara saldıralım; ağacı bir defa silkeleyelim: Görelim, hangi çürükler düşecek; kalan sağlamlar bakalım ne kadardır? Dökülmeyenler, özleri ve arınmışları bulununcaya kadar biraz daha işe yarayabilir; geçici olarak…” [Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk T. ve D.K.H., s. 64].





Diğer Yazılar

 
Özlü Söz:
Gerçeğe yardım ediniz. Gerçek size yardım etmekte gecikmeyecektir. - (H. Newman)
Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:
Hürriyet, Türk'ün hayatıdır. (1930)


© Özlük Hakkı/Copyright 2003 Hasan Şahin KIZILCIK
Öneri: 1024x768 ve üstü