Dil Çalışmalarım

Ana Sayfa >>

Kişisel Bilgiler >>
    Özgeçmiş
    Bilimsel Yayınlar
    Atıflar
    Tasarılar (Projeler)
    Bilimsel Sunuştaylar
    Yönetilen Tezler
    Dersler
    Görevler
    Diğer Yayınlar
    Dil Çalışmalarım
    İletişim

Fizik/Fizik Eğitimi >>
    Fizik Deneyleri
    Kavram Yanılgıları
    Bilimciler
    Nobel Fizik Ödülleri
    Öğeler Çizelgesi
    Biliyor Muydunuz?

Duyurular >>

Diğer >>
    Bilgisayar
    Bilgi Yarışması
    Sormacalar
    Yararlı Bilgiler
    Güncel Bilgiler



Dil Yazılarım

TÜRKÇELERİ, YABANCI SÖZCÜKLERİ TAM KARŞILAMIYOR MU? - 02.11.2013
Dr. Hasan Şahin KIZILCIK

Türkçeleşmeye karşı söyleyecek sözü kalmayanların en son başvurduğu savlardan biri "Yad sözcükler için önerilen Türkçe karşılıklar anlamı tam olarak veremiyor. Türkçeleri anlamı tam karşılamıyor" savıdır. Bu sava yanıt verelim...

Öncelikle, Türkçede türetilen sözcüklerin anlamı kök ile ilişkilidir. Ancak kimi zaman bu ilişki çok belirsizleşebilir. Örneğin; tut- eyleminden türeyen tutku sözcüğü ve tutsak sözcüğü Arapçası "esir düşmek" olan tutulmak, tutulu kalmak sözcükleri ile anlamsal olarak ilişkilidir. Ancak "ka-" (şişmek) eylemi ile bu kökten türeyen kabak, kabarık, kaz gibi sözcüklerin kök ve gövde ilişkisi belirsizleşmiştir. Bu doğal bir süreçtir. Her ne kadar belirsiz de olsa derinlemesine incelendiğinde bize mantıksal bir ilişki verir.

Yeni türetilen sözcüklerde veya yad sözcüğe karşılık olarak önerilen Türkçe sözcüklerde de bu ilişki öyle veya böyle vardır. Türkçesinin yad sözcüğü karşılamaması kök ve gövde ilişkisinin doğru kurulmamış olmasından kaynaklanabilir. Ancak kök kavramın özünü oluşturan biçimde doğru seçilmişse ve ekin de görevlerinden en az biri amaca uygunsa, hala "karşılamıyor" demek doğru değildir. Kişinin yeni sözcüğün anlamı karşılamadığını düşünmesinin bu aşamada tek nedeni olabilir: Sözcüğe alışmamıştır ve yadırgıyordur.

Bu yadırgama, gerçekte anlıyor olmaktan ileri gelir. Yad sözcükleri anlamadığı için onlara verilen her türlü anlamı sorgusuz benimseyen kişi, kökünü ve ekini anladığı bir söze yüklenen anlamı sorgular. Eğer yeterince açık düşünceye iye ve işin doğasına egemen değilse yadırgar. Bu doğaldır. Oysa kendisine verilen yad sözcük için aynı sorgulamayı yapmaz. Örnek verelim:

İngilizcedeki "jet" sözcüğünün tepkili uçaklar için kullanıldığını biliyoruz. Oysa jet sözcüğünün İngilizcede, bu tür uçaklar bulunmadan önce, "fışkırmak, meme ve emzik" gibi anlamları vardı. Ancak daha sonra bu buluş ile birlikte bu ad tepkili uçaklara verildi. Benzer bir işi Türkçede yapsaydık ve tepkili uçaklara "fışkırık" deseydik toplum yadırgayabilirdi. Çünkü anladığı ile dalga geçmeye başlardı. Aynı sözcüğün Arapçadaki karşılığı ise "nefaşet"tir. Nefaşet sözcüğü jet için kullanılır. Ancak nefaşet sözcüğü de "üfürmek" demektir ve Kuran'da bu anlamda kullanılır. Araplar yadırgamadan jet yerine nefaşet diyebiliyor. Oysa bir İngiliz anladığı "jet" sözcüğü ile, bir Arap anladığı "nefaşet" sözcüğü ile dalga geçmek yerine, onu bir terim olarak benimseyerek dilini varsıllaştırırken, biz buna engel oluyoruz. Neyse ki, bu tür uçaklara ve motorlara "tepkili" demeye alıştık...

Başka bir örnek olarak, Farsçadaki "kehrüba" (keh: saman - rüba: çekmek) ve Yunancadaki "elektron" (elek: saman - tron: çekmek) sözcüklerini ele alalım... Türkçeye doğrudan çevirirsek "samançeken" anlamına gelen bu iki sözcük de terimleşmiş ve bilimsel bir kavramı karşılamak için kullanılır olmuştur. Oysa biz elektron yerine "samançeken" deseydik sanırım çokça dalga geçen çıkardı. Ancak Farslar ve Yunanlar bununla dalga geçmemiş, terim olarak benimsemiştir. Neyse ki biz elektron yerine "eksicik" diyoruz... Örnekler çoğaltılabilir.

Bu anladığımızı sorgulamanın kazanımları da vardır. Örneğin yaşamı boyunca hiç gözlük görmemiş, gözlük sözcüğünü hiç duymamış, ne olduğunu bilmeyen biri olduğunu varsayalım. Ancak bu kişi Türkçe bilsin ve "göz" ne demek biliyor olsun. "Gözlük" sözcüğünü ilk duyduğunda bu sözcüğün anlamını akıl yürüterek çıkarım yoluyla düşünebilir. Ne işe yaradığını düşleyebilir. Kendisine verilen ve adının "gözlük" olduğu söylenen aygıtı nasıl kullanacağını bulabilir. Bu durumu somut nesneler yerine soyut kavramlar için düşünelim... Bu durumun eğitimde ve bilim üretmede ne çok işe yarayacağını düşünebiliyor musunuz?

Görüldüğü gibi, sorun Türkçe sözcüğün anlamı karşılaması veya karşılamaması değildir. Sorun, anlamadığımızı sorgulamayıp, anladığımızı sorgulamamızdır. Anlamadığımızı sorgulamadığımız için ezberleyen ve düşünce/bilim üretemeyen bir topluma dönüşmek mi, yoksa anladığımızı sorgulayan ve bunu kazanıma dönüştüren, düşünce üreten bir toplum yaratmak mı? Seçimi biz yapacağız. Örneğin anlamadığımız "absorbsiyon"u alıp ezberleyecek miyiz, yoksa anladığımız "soğurma" sözcüğü ile öğrenmeyi ve kavramayı kolaylaştıran terimlerle mi ilerleyeceğiz?





Diğer Yazılar

 
Özlü Söz:
Tecrübe, başınıza ne geldiği değil ondan ne sonuç çıkardığınızdır. - (Sümer Çalbaş)
Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:
Bir milletin kültür düzeyi üç safhada; devlet, düşünce ve ekonomideki çalışma ve başarılarının özüyle ölçülür.


© Özlük Hakkı/Copyright 2003 Hasan Şahin KIZILCIK
Öneri: 1024x768 ve üstü